* Fakat günler geçti, yıllar geçti; yüzündeki tüyler sertleşti; gözleri iki donuk noktacığa dönüştü; saçları dökülmeye başladı. Yaş otuza varmış, hala on yıl önce düşündüğü mesleğin eşiğinde duruyordu; hiçbir yönde tek adım atmamıştı.
Hep hayata başlamaya hazırlanıyor, kafasında geleceğin planını çiziyor; fakat her yıl bu plandan bir şeyler atıyordu.
Ona göre hayat iki bölümdü: Bunların birinde iş ve sıkıntı vardı -ki Oblomov için bu iki kelimenin anlamı birdi-, ötekinde ise sakin, rahat, sessiz günler, bu alanlardan önemli olanı, yan, memurluk hayatı daha baştan ona pek kötü geldi.(sf67-68)

* Oblomov böyle eve kapanıp ne yapıyordu? Okuyor mu, çalışıyor mu, yazı mı
yazıyordu? Evet, eline bir kitap, bir gazete geçerse okurdu. Önemli bir eser çıktığını duyunca da okumaya heveslenirdi; kitabı elde etmeye çalışır, ondan bundan ister, çabuk getirirlerse okumaya koyulurdu. Konuyu şöyle böyle anladı mı, zihni işlemeye başlardı; biraz daha gayret etse eseri kavrayabilirdi; ama sabrı tükenir, yatağa uzanır, gözlerini tavana diker, öyle bakakalırdı. Kitap da yanında bitirilmemiş, anlaşılmamış dururdu. Çabuk uyanan hevesi hemen geçiverirdi. Bir defa kapadığı kitabı da bir daha açtığı olmazdı.(sf73)

* Kendi hayatı yanında insan hayatının nelerle dolu olduğu düşüncesi bütün çıplaklığıyla karşısına dikilince, içinde birikmiş meseleler uyanıp, karanlık bir harabeye giren gün ışığının ansızın ürküttüğü kuşlar gibi uçmaya başlayınca, İlya İlyiç’i bir korku sardı.
Yarım kalmış bir adam olduğunu, ruh güçlerinin gelişmekten kaldığını, hayatına bir ağırlığın çöktüğünü düşündükçe içi parçalanıyordu. Başkalarının zengin, hareketli hayatını kıskanıyor; kendi hayatının yolunu ağır bir kaya parçasıyla tıkanmış, daracık, zavallı bir keçiyolu gibi görüyordu.(sf115)

* Zaten tabiatın vahşisini, heybetlisini ne diye severler bilinmez. Vahşilikten, heybetten ne çıkar? Mesela deniz. Allah eksik etmesin ama bizden uzak olsun daha iyi! insana hüzün vermekten başka şeye yaramaz.
Baktıkça ağlayacağınız gelir. Bu uçsuz bucaksız su kitlesi önünde ruh ezilip büzülür; hiç değişmeden, alabildiğine uzayıp giden bu güzel manzarada yorulan göz, dinlenecek bir yer bulamaz.(sf119)

* En çok korktuğu şey hayaldi. Bu ikiyüzlü yol arkadaşı, bir bakıma dost, bir bakıma düşman; inanmadığın zaman dost, tatlı akışına kapılıp gittiğin zaman düşman.
Hülyadan kaçardı; kaçmadığı zaman da üstünde, “Ma solitude, mon hermitage, mon repos”* yazılı bir mağaraya girdiğini, içinden saat kaçı kaç geçe çıkacağını bilirdi. (*Yalnızlığım, inzivam, huzurum.)(sf198)

* Toplum! Senin beni bu adamların içine götürmen,
onlardan iyice nefret etmem için herhalde. Hayat; amma da
hayat ha. Ne bulabilir insan orada? Fikir meseleleri mi var?
Duygu meseleleri mi var? Bu hayatın bir ekseni yok: Derin,
hayati hiçbir yanı yok. Bütün bu salon adamları benden çok
daha uyuşuk, benden çok daha ölü. Hayattaki gayeleri ne?
Benim gibi yatakta uzanmıyorlar, ama bütün gün sinekler gibi aşağı yukarı inip çıkıyorlar. Ne çıkıyor bunlardan? Bir odaya girersin, bakarsın herkes karşılıklı oturmuş, ciddi ciddi duruyor. Yaptıkları nedir? İskambil oynuyorlar… Diyecek yok, güzel bir hayat doğrusu. Yaşamak isteyen bir ruh için
ne yaman bir örnek! Ölü değil mi bu adamlar? Oturdukları
yerde uyumuyorlar mı? Ben yatakta yatıyorum, kafamı valeler ve aslarla doldurmuyorum diye kabahatli mi oluyorum?(sf214)

Oblomov / Gonçarov

* Erkeklerden ziyade kadınlarla konuşmaktan hoşlanırım. Onlar da daima, daha çok anlayış değilse de, daha çok seziş gördüm de onun için. Erkeklerin güldükleri, ciddiye almadıkları birçok sözleri kadınlar ehemmiyet vererek, yahut ehemmiyet veriyor gözükerek dinlemesini bilirler. Kadınlar kendi aralarında erkekler gibi kaba saba konuşurlar mı bilmiyorum, herhalde erkeklerin yanında kötü, açık sözler kullanmaktan çekinirler. Halbuki erkeklerin çoğu en pis şeylerden en iğrenilecek kelimelerle bahsetmeği bir meziyet sayarlar. Sonra da gülerler; terbiyesizlik etmek bir marifetmiş, bir zeka eseri imiş gibi… Erkek aklı ile, zekası ile övünür; bunun için de, yeri olsun olmasın, daima aklını, zekasını isbat etmek sevdasındadır. Ama aklı, zekayı nerelerde aramaz ki.(sf16)

* Kedi için hayındır derler. yemek yerken gözlerini kapaması da, kendine edilen iyiliği bilmemek içinmiş. Hiç hazzetmem öyle sözlerden. İnsanoğlunun kendini gözünde ne kadar büyüttüğünü, kediye bir lokma yemek vermesini de büyük bir iyilik sayıp karşılık beklediğini gösterir. Biraz da karşılık beklemeden bir iş görmeye, ettiğiniz iyiliği iyilik saymamaya alışın. Kedi size bağlanacak, minnettar olacak da ne çıkacak? Oynamasını seyrediyorsunuz, siz de onunla oynayıp eğleniyorsunuz; okşuyorsunuz, yumuşacık tüyleri elinize zevk veriyor. daha ne istersiniz? Bir de kediden ille bir fayda mı gelecek?(sf28)

* Bedende duyulan ıstırap insanı küçültüyor, hiçten şeylere aldırış ettirecek, yalnız kendini, hayasızca yalnız kendini düşündürecek kadar küçültüyor. Gönlümüze en büyük hazları veren ümitleri, sevgileri unutturduğu, bizi bütün insanlara düşman ettiği saatler oluyor. Herkese, ıstırabımızı dindirmek ellerindeymiş de mahsus dindirmiyorlarmış gibi, hatta ıstırabımıza onlar sebep olmuş gibi baktırıyor.(sf31-32)

Günlerin Getirdiği – Sözden Söze / Nurullah Ataç

* “Hakikatler”… artık onların yükünü çekmek istemiyoruz, ne de onlara kanmak veya suç ortağı olmak… (sf7)

* Aşka, hırsa, topluma sırt çevirenlerden kendinizi sakınınız. Vazgeçmiş olmanın intikamını alacaklardır.(sf8)

* Bir Raskolnikov olmak – cinayet mazereti olmadan.(sf10)

* Hepimiz soytarıyız: Sorunlarımızdan sonra da hayatta kalırız.(sf20)

* Yapayalnız olmanın kinizmi, küstahlıkla yumuşayan bir azaptır.(sf21)

* Gerçek acılarla memnun olmayan kaygılı kişi, kendi kendine hayal mahsullerini dayatır; gerçekdışılığın olduğuna, olması gerektiğine inanan bir varlıktır; öyle olmasa, tabiatının gerektirdiği ıstırap tayınını nereden çıkarırdı?(sf23)

* İnsanlar umurumda olmadıkça kafamı daha fazla kurcalıyorlar; onları horgördüğüm zaman da yanlarına kekelemeden varamıyorum.(sf52)

* Tanrı’dan kurtulup kendi içine düşmek niye? Leşi leşle ikame etmek niye?(sf54)

* Bana hiç aldanmamış olma kuruntusu veren, hiçbir şeyi aynı anda nefret etmeden sevmiş olmamamdır.(sf55)

* Sadece erotik yaratılışta olanlar kendilerini sıkıntıya kaptırır; aşkta peşinen hayal kırıklığına uğramışlardır.(sf69)

* Sıradan bir ruhla doğmuştum; müzikten, bir başka ruh istedim: Umulmadık mutsuzlukların başlangıcı oldu bu…(sf74)

Burukluk / Emil Cioran

* Benim anlattıklarımın, onların kendileri hakkında bilmek istemedikleri gerçekler olduğunu anlayacaklar. Bu yaşamda insan en çok kendisinden korkar.(sf25-26)

* “Köyünüzün duvarları, sizden daha güvenilirdir. Taş duvarlar güneşte nasılsa karanlıkta da öyledir, en az yüz yıl ayakta kalır. Siz ise insanın gündüz yüzüne güler, gece kapısına kesik tavuk bacağı asarsınız. Kusurlarınızı kabul ettiğiniz görülmemiştir, özür dilemeyi bilmezsiniz. Kendi yakınlarınıza tecavüz eder, sonra namus için adam öldürürsünüz. Tanrının adı daima dilinizdedir. Çok iyi ağlarsınız. Ağıt dinleyip eski günleri hayal edersiniz. Dünya yansa umurunuzda değil, yeter ki evinizin duvarından bir taş eksilmesin. Kötülüğün dışarıdan geldiğine inanırsınız. Kötülüğün kaynağı ya komşunuz ya da köye gelen yabancılardır. Kendi kalbinizde bir yılan taşıdığınızı görmezsiniz.”
“Doğru söylüyorsun” dedi cansız bir sesle. “Bak, bana ne yaptılar. Köylülerim, akrabalarım gözümü çıkarıp, beni köyden kovdular.”
“Sus, bana kendini anlatma. Senin hikayen yok, sizin hikayeniz vardır. Bu tek bir hikayedir ve her biriniz onun bir parçasını yaşarsınız.”(sf65)

* Bir yalanı gizlemenin en iyi yolu başka bir yalan söylemekti. Yer üstündeki acıları gizlemenin yolu da yeraltında acılar yaratmaktan geçerdi.(sf69)

* İsa son nefesinde Tanrı’ya sitem edip, baba beni neden terk ettin, dememiş miydi? Acıda herkes yalnızdır.(sf84)

Burhan Sönmez / İstanbul İstanbul

* “Geçmiş daha güzeldi” tümcesiyse, geçmişte şimdiye oranla daha az kötü şey olduğu anlamına gelmiyor, yalnızca insanlar geçmişin kötülüklerini unutuyorlar, hepsi bu. (sf1)

* Bazı insanlar dar görüşlü, kirli ve iki yüzlü olduklarının ayırdına varana dek kendilerini “özel” sanabilirler. Kibir hakkında diyeceğim bir şey yok: Kimsenin insanoğlunun gelişiminin bu önemli tetikleyicisinden yoksun olduğunu sanmıyorum. Einstein ve onun gibilerin alçakgönüllülüğüne sahip bayların tümü beni yalnızca güldürüyor; hani derler ya, ünlü olunca alçakgönüllü olmak da kolaydır; ben, alçakgönüllü görünmek kolaydır demek istiyorum. Böyle bir şey olmadığı sanılsa da, kibar yüzünü bize göstermekte gecikmez alçakgönüllülüğün kibri. Biliyor musunuz, ortalık böylelerinden geçilmez aslında. İster gerçek ister İsa gibi simgesel bir kişilik olsun herkes kibirlidir, en azından yüksekten bakarak konuşur.(sf17-18)

* Kibir en beklenmedik yerlerde, örneğin iyiliğin,özverinin, cömertliğin yanı sıra karşımıza çıkabilir. Küçücük bir çocukken ve annemin bir gün öleceği fikrini katlanılmaz bulurken (insan zamanla ölümün katlanılabilir hatta rahatlatıcı olduğunu öğrenir), annemin de kusurları olabileceği aklımın ucundan bile geçmezdi.(sf18)

* Ve ben içimde, annemin ölümüne zamanında yetişmiş olmanın karanlık gururunu hissettim.(sf18)

* Ama yaşamdaki tüm davranışların nedenlerini soruşturma saplantısına ne gerek var ki?(sf19)

* Hepsinden önceliklisi her türlü grup, örgüt, dernek, cemaat fikrinden yani meslekleri, ortak zevkleri ya da bir takım saplantıları nedeniyle bir araya gelen bütün o garip yaratıklardan nefret ediyorum. Bu yığınların birçok gülünç özelliği vardır: İnsanlar birbirini tekrarlar, aynı üslubu kullanırlar, diğerlerinden üstün olduklarını inanırlar.(sf24)

* “İnsanlar birbirini tekrarlar” diyerek ne demek istiyorum? Hiç ikide bir gözünü kırpan ya da ağzını buruşturan biriyle bir arada oldunuz mu? Öyleyse böyle bir sürü adamın bir kulübün çatısı altında bir araya geldiklerini düşünün. Gerçi düş gücünüzü bu kadar uç noktalara zorlamaya da gerek yok aslında, kalabalık aileleri incelemeniz bile yeterli olacaktır. Herkes aynı hatlara sahiptir, aynı hareketleri yapar, aynı vurguyla konuşur. Bir kere kadının birine aşık olmuştum (platonik olarak tabii ki) ve kardeşleriyle tanışmaktan deli gibi kaçınmıştım. Başıma daha kötüsünün geldiği de oldu: Bir kadının olağanüstü hatları karşısında büyülendim ama kız kardeşiyle tanışmak beni günlerce tarifsiz bir kedere boğdu: Beni büyüleyen aynı hatlar bu kardeşte de vardı ama şekilsiz, vurgulu, neredeyse ilkinin bir karikatürü gibi. İlk kadının hatlarının kardeşindeki bozunmuş hali içimde garip bir utanç duygusu uyandırdı; sanki kadının o kadar hoşlandığım hatlarının üzerine düşerek onların kardeşinin yüzüne bozuk yansımasına neden olan ışıktan ben sorumluymuşum gibi bir duygu.(sf24)

* Bu anların diyetini çok zalim bir şekilde ödüyorduk, ardından ne yaşarsak yaşayalım kesinlikle kaba ve yavan oluyordu. Yaptığımız her şey (konuşmak, kahve içmek) bize acı veriyor, o güzelim uyum anının geçiciliğini vurguluyordu.(sf77)

* Eve kesif bir yalnızlık duygusu içinde döndüm. Genellikle bu dünyada yapayalnız olma duygum gururlu bir üstünlük hissinin eşliğinde ortaya çıkar: İnsanların değersiz olduğunu düşünürüm; kirli, çirkin, beceriksiz, cimri, kaba, sığ yaratıklardır. Yalnızlığım beni korkutmaz, hatta görkemlidir.(sf92)

* Son mektubumda ondan ayrıldığım gece yaptıklarımı anlatmaya karar verdim, hiçbir ayrıntıyı atlamadan intihar girişimimi anlattım. Bunu bir silah olarak kullanmak beni utandırıyordu ama kullandım. O geceki davranışlarımı, Posadas Caddesi’ndeki evinin önündeki çaresiz yalnızlığımı anlatırken kendime o kadar acıdım, o kadar şefkat duydum ki hüngür hüngür ağladım.(sf98)

* Özgün olmak bir yerde diğerlerinin sıradanlığını vurgulamaktır ki, bu da bana hiç hoş gelmiyor.(sf103)

Tünel / Ernesto Sabato

* Bazen birbirinden kopuk gibi duran, bazen birbirini izlercesine devamlılık gösteren, ana çizgilerini belirtebilmek için ara baslıklarla donatıp kaynaştırmaya çalıştığımız bu metinler bütününü, şöyle bir toparlayarak özetlemek istersek, önce, karşımıza “yalnız”, “tedirgin” ve “küstah” bir Cemil Meriç çıktığını görürüz.
Yalnızdır, kitapların dünyasına sığınır. Tedirgindir, ne ateizm, ne sosyalizm, ne Türkçülük arayış içindeki bu zekayı tatmin etmekte, rahatlatmaktadır. Küstahtır, bulduğuna inandığı çözümlerle mağrur, etrafındakileri küçümsemektedir. (sf15 – Önsöz / Mahmut Ali Meriç)

* İnsanların kaçta kaçı düşünür? Düşünenlerin kaçta kaçı karşılaşır ve açılır birbirine? (sf57 – Journal)

* Asırlar geçti, birer birer söndü meşaleler. İrfan asâletini kaybetti. Hafızaya çakıl taşı gibi çakılan bilgi kırıntılarına yeni bir ad bulduk: Kültür. Genç kuşaklar, Batı’nın bit pazarlarından ithal edilmiş bu hazır elbiselere küçümseyerek bakıyor Hoca öğretmen oldu, talebe öğrenci. Öğretmen ne demek? Ne soğuk, ne haysiyetsiz, ne çirkin kelime. Hoca öğretmez, yetiştirir, aydınlatır, yaratır. Öğrenci ne demek? Talebe isteyendir; isteyen, arayan, susayan. (sf101)

* Proust yanılmıyor mu acaba? Tecessüsümüz yeni fetihlere kanatlanırken, gündeliğe, bayağıya, alışılmışa takılıp kalan bir dikkat ne kadar zavallı. Okumak, iki ruh arasında âşıkane bir mülakattır. Her yabancı intiba vuslatın büyüsünü bozar. İster güneş ışıldasın gök kubbede, ister duvarda bir petrol lambası yansın. Pencerede şakıyan kuşlardan bize ne. Reel olan tabiat değil, kitaplarda görülen rüyadır. Meçhule açılan bir kapıdır kitap. Meçhule, yani masala, esrara, sonsuza.
Proust’a dönelim: “Okumak başka, sohbet başka. Okurken bir başka düşünceyle temas halindeyiz, ama tek başımızayız, insan fikrî bakımdan çok daha güçlü. Konuşma, bu gücü dağıtır. Okurken sadece ilham alırız, kafamız dilediği gibi çalışır. Hem yalnızız, hem beraber. Bir nevi mucize…” (sf113)

* Bütün medeni ülkelerde aynı şikâyet: Okumuyoruz. Kitaplar çoğaldıkça okuma sevgisi azalıyor. Ama, yine de birçokları için okuma bir hastalık. Böyleleri incelemek, düşünmek, dinlemek, eğlenmek için okumaz; okumak için okur. Ne sanat heyecanı ararlar, ne zekâlarını geliştirme emelindedirler. Çok okurlar, ellerine geçeni okurlar. Sabırsızdırlar, sırtlarından bir yük atmak isterler sanki. Okuduklarını reddetmek veya tartışmak ihtiyacını duymazlar. Kitap kapanır kapanmaz içindekiler unutulur. En büyük zevkleri kitap değiştirmektir. Her matbuaya saldırırlar. Kimi yarısını okur kitabın, kimi yalnız sonuna bakar. Kimi de bir baştan bir başa okur (meselâ gazete tiryakileri.) Okur gibi yapanlar da caba. Hepsi de rüya görür gibi okur.” Bu tiryakilik tembelliğin marazî bir şeklidir, yazara göre. “Okuma delisi birçok şeyleri anladığını vehmeder. Başkalarının sözleriyle yetinmek, her konuda başkasının anlayışına, başkasının fikirlerine başvurmak, alışkanlıkların en kötüsü. “Kitapta okudum, gazete yazıyor” gibi sözler iradenin ve kişiliğin yokluğunu gösterir. Aşırı ve düzensiz okuma hafızayı, düşünce mekanizmasını bozar. Hasta gündelik hayattan kopar, çevresinde olup bitenleri göremez, anlayamaz. Marazî okumanın belirtilerinden biri hafıza zayıflamasıdır. Hasta gerçek hâdiseleri unutur, okuduklarını hatırlar. Realiteden uzaklaşır, kitaptaki olaylara bağlanır. Düşünceleri birbirine karışır. Kendi başına muhakeme edemez olur. (sf115 – alıntı)

* Kitap zekâyı kibarlaştırır. Hassasiyetimizle düşüncemizi ancak kendi içimizde, zihnî hayatımızın derinliklerinde geliştirebiliriz. Ama, zekânın tavırlarını efendileştirmek için okumak zorundayız. Bazı kitapları, edebiyat ilminin bazı inceliklerini bilmemek, dâhiler için bile fikrî bir avamlık işareti. (sf118)

* Polemiğin tuzu biberi: küfür. Luther, Erasmus, Calvin tulumbacı gibi küfrederler. Namık Kemal’i okurken (bilhassa Mektup’larını) sık sık yüzümüz kızarır. Savaşçıda “nezahet-i lisaniyye” aranmaz.
Yumuşak kalplilik de olmaz polemikte. Ölüm bir mazeret değildir. Voltaire: “yaşayanlara saygı borçluyuz az çok.”diyor….”ölenlere tek borcumuz kalmıştır: Hakikat”. İslamiyet: “Ölülerinizi hayırla yadediniz” buyurmaktadır, ölülerinizi yani sizden olanları. Yaşayanları yöneten ölülerdir. Demek ki öldürülmesi gereken ölüler de var. (sf130)

* Yanıldığını kabul etmek, yen bir hakikatin fethiyle zenginleşmektir: Parçadan bütüne, karanlıktan aydınlığa geçiş. (sf283)

* Gideceksin. Tanrılar bile rolünü bitiren aktörler gibi kâh birer birer, kâh hep beraber çekiliyor bu sahneden. Senin zavallı gölgen zaman perdesine belki bir kere bile aksetmeden, oyuna katılmayan bir kukla gibi unutulup gidecek. (sf294)

Bu Ülke/ Cemil Meriç

* İnsanın, sevdiği insandan geç ayrılması zehirdir! İnsanın, bıçakla keser gibi, kendisi için doğal bir iklim olan ıssızlıkta yine yapayalnız kalması daha iyi. (sf17)

*  “Evlendin mi hiç?”
“İnsan değil miyim ben? insan kördür; benden öncekilerin düştüğü çukura ben de yüzükoyun düştüm. Evlendim. Yuvarlanmaya başladım. Ev sahibi oldum, ev yaptım, çocuklarım oldu: işkence. Ama, santur sağ olsun.”
“Kederini dağıtmak için evde de çalıyor muydun?”
“Ah ulan, hiçbir çalgıyı çalmadığın nasıl da belli oluyor! Nedir o yumurtladıkların? Evde dert var, kadın var, çocuklar var, ne yiyeceğiz, nasıl giyineceğiz, halimiz ne olacak var? Cehennem!.. Santur ise gönül rahatlığı ister. Karım bana bir söz dokundursa, santur çalacak heves mi kalır? Çocukların karnı aç olup da viyakladılar mı, sen gel de santur çal bakalım! Santur, yalnız santuru düşünmeni ister, anladın mı?” (sf27)

* Ama, o zaman kanım kaynıyordu patron; düşünecek kafa nerde bende? Tam ve namuslu düşünceler, sessizlik, ihtiyarlık ve dişsizlik ister. Dişsiz olduğun zaman: “Ayıp çocuklar, ısırmayın!” demek kolaydır. Ama, otuz dişin olunca… İnsan gençliğinde canavardır, evcilleşmek bilmez canavardır ve insan yer. (sf36)

* Gelecekteki şey daha doğmamıştır, tutulmaz haldedir, kaypaktır, düşlerin yaratıldığı malzemeden yapılmıştır, güçlü rüzgarların (aşk, olağanüstülük, talih ve Tanrı) çarptığı bir buluttur, seyrekleşir, sıkılaşır, biçim değiştirir. En büyük peygamber, insanlara bir tek parola verebilir ve bu, ne kadar belirli değilse, veren o kadar peygamberdir. (sf82)

* Öyleyse, bırak onları alışmış oldukları eski karanlıklarında. Şimdiye kadar pekâlâ becerdiler, görmüyor musun? Pekâlâ yaşıyorlar, doğuruyor ve torun da yapıyorlar. Tanrı onları sağır ve kör ediyor, onlar bağırıyorlar: Şükür Tanrı’ya! Yoksulluğa da alıştılar. Öyleyse, bırak onları da sus! (sf83)

* Açıkça söylenen günah, günah sayılmaz. (sf178)

*  “Ben” dedi, “bir şeye özlem duydum mu, ne yaparım bilir misin? Bir daha hatırlamayacak kadar bıkıp da kurtulmak için yerim, yerim… Ya da tiksintiyle hatırlamak için.  Bak bir zamanlar çocukken, kirazlara karşı anlatılmaz bir tutkum vardı. Param olmadığı için azar azar alıyor, yiyor, yine istiyordum. Gece gündüz kiraz düşünürdüm,salyalarım akardı; işkenceydi bu! Günün birinde, kızdım mı, utandım mı bilmiyorum; baktım ki kirazlar bana istediklerini yaptırıyorlar ve beni rezil ediyorlar, ne plan kurdum bilir misin? Geceleyin yavaşça kalktım, babamın ceplerini yokladım, gümüş bir mecidiye bulup çaldım. Sabah sabah da kalktım bir bahçeye gidip bir sepet dolusu kiraz satın aldım. Bir çukurun içine oturup başladım yemeye. Yedim, yedim, şiştim, midem bulandı, kustum.
Kustum patron. O zamandan beri de kirazlardan kurtuldum bir daha da istemedim. Özgür oldum. Artık kirazlara bakıp şöyle diyorum: Size ihtiyacım yok! Şarap için de aynı şeyi yaptım, sigara için de. Hâlâ içiyorum ama, istediğim anda ‘harp’ diye bıçakla keser gibi kesiyorum. Tutku bana egemen olamamıştır. Yurdum için de aynı şey. Hasret çektim, bıktım, kustum, kurtuldum.” (sf226)

* Kendin yarı şeytan olmazsan, şeytandan nasıl kurtulursun be? (sf226)

* “Vatandan mı kurtuldun?”
Zorba sakin ve kararlı bir sesle karşılık verdi:
“Evet, vatandan!”
Biraz sonra da, “Vatandan kurtuldum,” dedi, “papazlardan kurtuldum, paradan kurtuldum; silkiniyorum. Silkindikçe de hafifliyorum. Nasıl söyleyeyim sana? Kurtuluyor,insan oluyorum.” (sf256)

* Dünyayı bugünkü durumuna getiren nedir, bilir misin? Yarım işler, yarım konuşmalar, yarım günahlar, yarım iyiliklerdir. Sonuna kadar git be insan, avara et ve korkma! Tanrı, baş şeytandan çok, yarım şeytandan iğrenir! (sf261)

Zorba / Nikos Kazancakis

* İçgüdüsel olarak putlara taptığımızdan, düşlerimizin ve çıkarlarımızın nesnelerini kayıtsız şartsız şeyler haline getiririz.  (sf9)

* Bir inanç için acı çekmiş olandan daha tehlikeli bir varlık yoktur: En büyük zalimler kafası kesilmemiş mazlumlar arasından çıkar. Acı, güç iştahını azaltmak şöyle dursun, onu azdırır; zihin de kendini bir soytarının meclisinde bir kurbanınkinden daha rahat hisseder; onu, bir fikir için ölünen gösteriden daha fazla tiksindiren hiçbir şey yoktur… (sf12)

* Her insanın içinde bir peygamber uyuklar ve uyandığında, dünyadaki kötülük biraz daha artar… (sf12)

* Çöpçüsünden züppesine kadar herkes, cinaî cömertliğinin kesesinden harcar; hepsi, mutluluk reçeteleri dağıtır; hepsi, herkesin adımlarına yön vermek ister: Ortaklaşa hayat, bundan ötürü tahammül edilmez bir hale gelir; insanın kendi hayatı daha da çekilmez olur: Başkalarının işlerine hiç karışmadığı zaman kişi kendi işleri için o kadar endişe duyar ki, kendi “benliği”ni bir dine çevirir, ya da tersten havarilik yaparak “benliği”ni yok sayar: Evrensel oyunun kurbanıyızdır… (sf12)

* Farklı özüne itina gösteren ruh, kaçındığı şeyler tarafından her adımda tehdit edilir. (sf16)

* Doyasıya yaşanan her saplantı kendi aşırılıklarıyla kendini ortadan kaldırır. (sf19)

* Niçin Tanrı o kadar soluk, o kadar dermansız ve o kadar vasat bir çekiciliktedir? Niçin ilginçlik, tutarlılık ve güncellikten yoksundur ve bize o kadar az benzer? Bundan daha az insanbiçimli ve bundan daha ucuz bir biçimde uzak bir imge var mıdır? Bu kadar soluk parıltıları ve bu kadar sallantılı kuvvetleri nasıl yansıtabilmişizdir O’na? Enerjilerimiz nereye akıp gitmiştir? Arzularımız nereye boşalmıştır? Hayat veren küstahlık fazlamızı kim alıp götürmüştür peki? (sf28)

* Hareketten ve rüyalarımdan istifa ediyorum. Nâmevcudiyet! Tek zaferim sen olacaksın… ‘Arzu’, sözlüklerden ve ruhlardan hepten silinsin! Yarınların baş döndürücü şakası önünde geriliyorum. Ve bazı ümitlerimi hala muhafaza etsem dahi, ümit etme melekemi hepten kaybettim. (sf32)

* Günlerin azabı içinde ilerlememiz, bunların seyrini acılarımız dışında hiçbir şeyin durduramamasındandır; ötekilerin acıları bize, izah edilebilir ya da aşılması mümkün görünür: Yeteri kadar irade, cesaret ya da zihin açıklıkları olmadıkları için acı çektiklerine inanırız. Kendimizinki hariç her acı, bize meşru ya da gülünçlük derecesinde anlaşılır görünür; böyle olmasa, duygularımızın değişkenliği içinde sabit tek şey matem olurdu. Fakat sadece kendimizin matemini tutarız. Eğer etrafımızda sürünen sonsuz sayıdaki can çekişmeyi, birer gizli ölüm olan bütün hayatları sevip anlayabilseydik, acı çeken varlık sayısında kalp gerekirdi bize. Ve geçmiş üzüntülerimizin tamamını mevcudunda bulunduran, mucizevi bir şekilde güncel hafızamız olsaydı, böyle bir yükün altında çökerdik. Hayat, ancak muhayyilemizin ve hafızamızın zayıflıklarıyla mümkündür. (sf34)

* Evreni adaletsizlik yönetir. (sf47)

* Her şeyin emrine âmâde bir dünyada kimin başı dönmemiştir ki? Cani, özgürlüğünü sınırsız bir şekilde kullanır ve gücünün fikrine karşı koyamaz. Başkalarının hayatına son verme konusunda, o da her birimizle aynı düzeydedir. Eğer düşüncede öldürdüklerimiz hakikaten yok olsalardı, yeryüzünde kimse kalmazdı. İçimizde çekingen bir cellat, hayata geçmemiş bir katil taşırız. İnsan öldürme eğilimlerini kendilerine itiraf etme cüreti olmayanlar da cinayetlerini rüyalarında işlerler, kabuslarını cesetlerle doldururlar. (sf63)

* Özgürlük, özü şeytani olan etik bir ilkedir. (sf64)

* Yeryüzünü ve gökyüzünü sevmek istedim, marifetlerini ve coşkularını ve bana ölümü hatırlatmayan hiçbir şey bulamadım: çiçekler, yıldızlar, çehreler – solmanın simgeleri, bütün muhtemel mezarların potansiyel kapaktaşları!- (sf84)

* Monoloğun sınırına, yalnızlığın ucuna varıldığında, -başka muhattap olmadığından- en yüksek diyalog bahanesi, Tanrı icat edilir. O’nun adını andığınız sürece cinnetinizin kılık değiştirmiş olduğu anlaşılmaz ve … her şey size mubah olur. Hakikî mümini deliden ayırt etmek güçtür; fakat onun deliliği yasaldır, kabul görür; sapıtmaları her nevi imandan arınmış olsaydı, sonu tımarhane olurdu. Fakat bu sapıtmalar Tanrı’nın güvencesi ve meşruiyeti altındadır. Yaratıcı’ya hitap eden bir sofunun çalımı yanında, bir fatihin gururu bile soluk kalır… Nasıl buna cüret edilebilir? Sonsuzu elinin altında zanneden tiridi çıkmış bir yaşlı kadın şimdiye kadar hiçbir tiranın kalkışamadığı bir cüret düzeyine yükselirken, tevazu nasıl bir tapınak meziyeti olabilir? (sf97)

* Sözlü evrendeki eskime sürecinin ritmi, maddi evrendekinden farklı bir hızdadır. Aşırı ölçüde tekrarlanan kelimeler bitkin düşer ve ölürler; oysa yeknesaklık, maddenin yasasının ta kendisidir. (sf101)

* Hepimiz sahtekâr olduğumuz için birbirimize tahammül ederiz. Yalan söylemeyi kabul etmeyen birisi ayağının altındaki toprağın kaydığını görürdü: Sahteliğe biyolojik olarak tâbiyizdir. (sf115)

* İman istenemez; tıpkı bir hastalık gibi içinize sızar ya da yakalar sizi; hiç kimse ona söz geçiremezdi; buna yazgılı değilsek temenni etmek de saçmadır. Ya müminizdir ya değil, tıpkı ya deli ya normal olduğumuz gibi. – Ne inanabilirim ne de inanmayı arzulayabilirim: Hiç öznesi olamadığım bir sayıklama biçimidir iman… İnanmayanın konumu da mümininki kadar akıl sır almazdır. Kendimi hayal kırıklığına uğrama zevki‘ne veriyorum: Yüzyılın tam da özüdür bu; Şüphe’nin üzerine sadece ondan doğan hoşluğu koyarım… (sf147)

* Hakiki bilgi, karanlıklar içinde uykusuz beklemekten ibarettir: Bizi hayvanlardan ve hemcinslerimizden ayırt eden sadece bu uykusuz gecelerimizin toplamıdır. Hangi zengin ya da tuhaf fikir, bir uykucunun ürünü olmuştur? Uykunuz iyi mi? Rüyalarınız külfetsiz mi? Anonim güruhu kalabalıklaştırırsınız. Gündüz, düşüncelere düşmandır; güneş karartır onları; ancak gecenin ortasında açılırlar… (sf152)

* Bir insanın ihtirasından fazla yaşaması, onu benim gözümde horgörülmeye lâyık  ve iğrenç kılmaya yetiyordu. (sf170)

 Çürümenin Kitabı / Emil Cioran

*  Ben hiçbir zaman dünyayı umursamadan hayatın tadını çıkarabilen rahat bir insan olamadım. O yürek yok bende. Her zaman ahlak duygusuna sahip bir insan sandım kendimi, çünkü geçirdiğim tatlı anlar -tam deyimi bu-yüzünden ortaya çıkan sorunların üstüne üstüne gidip onlara bir çözüm bulacağım yerde, birtakım kuruntulara kaptırdım kendimi. Bir zamanlar bana bir dahi olduğum inancını veren estetik etkenlerin yarattığı manevi korkudan duyduğum rahatlığa kendimi yeniden sokmak istemiyorum. Böyle bir durumdan henüz kurtulmuş değilim.
Manevi bakımdan böyle bir çöküntüye düşünce, maddi çöküntünün de gerektiğini düşünüyorum ister istemez. Sözgelimi, ayakkabılarımın altlarının delik olması ne kadar uygun olurdu şimdi!
Ancak böyle açıklayabilirim içimde duyduğum intihar dürtüsünü. Ne zaman bir güçlükle ya da acıyla karşılaşsam, hep intiharı düşünmeye yargılı olduğumu biliyorum. Beni korkutan da bu: temel ilkem intihar, gerçekleştiremediğim, hiçbir zaman gerçekleştiremeyeceğim, ama düşüncesi duyarlığımı okşayan intihar. (sf41-42)

* Kendini yıkan kişi yalnızlığa dayanamaz.
Ama sürekli olarak, bir gün, hiç farkında olmadan, bir şey yaratmak ya da her şeyi düzene koymak tutkusuna kapılacağı korkusuyla yaşar. İşte o zaman durmadan acı çeker, belki de kendini bile öldürür. (sf46)

* Beyefendinin açık şeylerden hoşlandığını seçkin beğenisinden anlıyorum. Ama beyefendi unutmasınlar ki, açık şeyler hemen hazmedilir ve iştah geri döner. Zor olanın üzerine atılmak, küçük lokmayı bulmaya çabalamak, kısacası umudu daha uzun süre sürdürmek daha iyi olur. (sf49)

* Peki ama, böyle şeyler herkesin başına geliyorsa; nasıl oluyor da, yaşlılar ezilmiş, acı çekmiş, çıldırmış değil de, huzurlu kimseler olarak görünüyorlar?
Anlaşılır bir şey varsa, o da ölülerin niçin çürüdükleridir. İçlerindeki bütün o zehirle. (sf50)

* Bir kadın eğer budala değilse, eninde sonunda bir insan yıkıntısı ile karşılaşır ve onu kurtarmaya çalışır. Kimi zaman da başarır bu işi. Ama bir kadın, eğer budala değilse, eninde sonunda akıllı, sağlıklı bir adam bulup onu yıkıntıya çevirir. Her zaman başarır bu işi. (sf61)

* İntiharı düşünen bir insan için en kötü şey kendisini öldürmesi değil, bunu düşünüp yapmamasıdır. İntihar düşüncesine -bir alışkanlık haline gelen intihar düşüncesine- yol açan manevi çöküntü kadar aşağılık bir şey yoktur. (sf63)

* Asıl büyük ve korkunç gerçek şu: hiçbir işe yaramaz acı çekmek. (sf70)

* İnsanın ülkülerine erişememesinden de acı bir şey vardır: onları gerçekleştirmek olmak. (sf79)

* Binlerce başka insan da öyle. Bu konuda bile bir ayrıcalığın olduğunu sanarak övünme. Her zaman ‘garibin biri’ydin, işin kötüsü, bugün de öylesin. (sf90)

* Bir kez daha dünyaya gelirsen, annene bağlılığın bile ölçülü olmalı. Yoksa yitirmekle kalırsın. (sf94)

* İnsan ilişkilerini ticarette de geçerli olan yasalar yönetir. İyi sözleşmeler yapmak için, bir şeye ilgi duysanız da duymasanız da görünüşte ilgi duymuyormuş gibi davranmalısınız. (sf110)

* Yaşama sanatı, eğer yaşamak için başkalarına acı çektirmemiz gerekiyorsa (cinsel hayatımızda, iş alanında ve öbür uğraşlarımızda olduğu gibi), rahatımızı bozmadan her türlü aşağılık oyunları oynayabilecek bir ustalık elde etmekten başka bir şey değildir. Böyle doğal bir yetenek bir insanın sahip olabileceği en üstün niteliktir. (sf118)

* Acı çekiyorsak suç her zaman bizdedir. (sf127)

* Bir insanı küçük düşürmenin en korkunç yolu, onun acı çektiğine inanmamaktır.
Başkalarının acılarını nasıl düşünmeyebiliyorsak, kendi acılarımızı düşünmekten de kaçınabiliriz. (sf128)

* Anladım ki, birisi bizi küçük gördüğü, aşağıladığı, bize uşak gibi davrandığı zaman, ona bağlanır, ardını bırakmaz, elinden tutar ve büyülenmiş gibi onu yürekten kutsarız. Acaba bu insanlar arasındaki kardeşlik duygusunun içimize doğması, aşağılanma ihtiyacımızın (doğaya karşı ) bir çeşit tanınması mıdır? (sf159)

Yaşama Uğraşı / Cesare Pavese