* Fakat günler geçti, yıllar geçti; yüzündeki tüyler sertleşti; gözleri iki donuk noktacığa dönüştü; saçları dökülmeye başladı. Yaş otuza varmış, hala on yıl önce düşündüğü mesleğin eşiğinde duruyordu; hiçbir yönde tek adım atmamıştı.
Hep hayata başlamaya hazırlanıyor, kafasında geleceğin planını çiziyor; fakat her yıl bu plandan bir şeyler atıyordu.
Ona göre hayat iki bölümdü: Bunların birinde iş ve sıkıntı vardı -ki Oblomov için bu iki kelimenin anlamı birdi-, ötekinde ise sakin, rahat, sessiz günler, bu alanlardan önemli olanı, yan, memurluk hayatı daha baştan ona pek kötü geldi.(sf67-68)

* Oblomov böyle eve kapanıp ne yapıyordu? Okuyor mu, çalışıyor mu, yazı mı
yazıyordu? Evet, eline bir kitap, bir gazete geçerse okurdu. Önemli bir eser çıktığını duyunca da okumaya heveslenirdi; kitabı elde etmeye çalışır, ondan bundan ister, çabuk getirirlerse okumaya koyulurdu. Konuyu şöyle böyle anladı mı, zihni işlemeye başlardı; biraz daha gayret etse eseri kavrayabilirdi; ama sabrı tükenir, yatağa uzanır, gözlerini tavana diker, öyle bakakalırdı. Kitap da yanında bitirilmemiş, anlaşılmamış dururdu. Çabuk uyanan hevesi hemen geçiverirdi. Bir defa kapadığı kitabı da bir daha açtığı olmazdı.(sf73)

* Kendi hayatı yanında insan hayatının nelerle dolu olduğu düşüncesi bütün çıplaklığıyla karşısına dikilince, içinde birikmiş meseleler uyanıp, karanlık bir harabeye giren gün ışığının ansızın ürküttüğü kuşlar gibi uçmaya başlayınca, İlya İlyiç’i bir korku sardı.
Yarım kalmış bir adam olduğunu, ruh güçlerinin gelişmekten kaldığını, hayatına bir ağırlığın çöktüğünü düşündükçe içi parçalanıyordu. Başkalarının zengin, hareketli hayatını kıskanıyor; kendi hayatının yolunu ağır bir kaya parçasıyla tıkanmış, daracık, zavallı bir keçiyolu gibi görüyordu.(sf115)

* Zaten tabiatın vahşisini, heybetlisini ne diye severler bilinmez. Vahşilikten, heybetten ne çıkar? Mesela deniz. Allah eksik etmesin ama bizden uzak olsun daha iyi! insana hüzün vermekten başka şeye yaramaz.
Baktıkça ağlayacağınız gelir. Bu uçsuz bucaksız su kitlesi önünde ruh ezilip büzülür; hiç değişmeden, alabildiğine uzayıp giden bu güzel manzarada yorulan göz, dinlenecek bir yer bulamaz.(sf119)

* En çok korktuğu şey hayaldi. Bu ikiyüzlü yol arkadaşı, bir bakıma dost, bir bakıma düşman; inanmadığın zaman dost, tatlı akışına kapılıp gittiğin zaman düşman.
Hülyadan kaçardı; kaçmadığı zaman da üstünde, “Ma solitude, mon hermitage, mon repos”* yazılı bir mağaraya girdiğini, içinden saat kaçı kaç geçe çıkacağını bilirdi. (*Yalnızlığım, inzivam, huzurum.)(sf198)

* Toplum! Senin beni bu adamların içine götürmen,
onlardan iyice nefret etmem için herhalde. Hayat; amma da
hayat ha. Ne bulabilir insan orada? Fikir meseleleri mi var?
Duygu meseleleri mi var? Bu hayatın bir ekseni yok: Derin,
hayati hiçbir yanı yok. Bütün bu salon adamları benden çok
daha uyuşuk, benden çok daha ölü. Hayattaki gayeleri ne?
Benim gibi yatakta uzanmıyorlar, ama bütün gün sinekler gibi aşağı yukarı inip çıkıyorlar. Ne çıkıyor bunlardan? Bir odaya girersin, bakarsın herkes karşılıklı oturmuş, ciddi ciddi duruyor. Yaptıkları nedir? İskambil oynuyorlar… Diyecek yok, güzel bir hayat doğrusu. Yaşamak isteyen bir ruh için
ne yaman bir örnek! Ölü değil mi bu adamlar? Oturdukları
yerde uyumuyorlar mı? Ben yatakta yatıyorum, kafamı valeler ve aslarla doldurmuyorum diye kabahatli mi oluyorum?(sf214)

Oblomov / Gonçarov